23 Şubat 2009 Pazartesi

Sağlammış Meğer

"Eğer muhabbet sağlamsa uzun zamandır görüşmemek bile onu yıkamaz", bu söz o gün adeta bir kez daha tescillendi. Uzun zaman olmuştu çoğuyla görüşmeyeli, dördüyle nerdeyse 1 yıldır görüşmüyorduk ama bir araya gelince yine eski defterler, yine anılar, yine aynı kafalar olduğu, büyük ölçüde değişmediğimiz görünüyordu.

Buluşmaya 10 dakka geç kalmış olabilirdim. Ama bu bana bozuk atçakları anlamına gelmezdi, atmadılar da. Hani değişmedik dedik ya, dışardan bakınca 5 odun gibi görünen bu 5 dost canlısı, hepsi farklı farklı eğlenceli adam yine oturulcak mekan kararsızlığı içinde sokaklar nereye götürüyorsa oraya gidiyorduk. Sonra içimizden biri " gelin bi yere gidicez tamam!" dedi. Kararsızlık içindeki bir grupta eğer bu tarz bi liderlik ortaya koyarsanız, götürdüğünüz yer hakkındaki övgüler mekanın koltuklarını kabartırken, yergiler ise sanki mekanı siz düzenlemiş, boka benzetmiş gibi birer birer sizin yüzünüzde patlar. Nitekim öyle oldu. Girdiğimiz mekanda yukarı çıktık, ses yapar, güler, yere bişeyler dökmekten bile çekinmeyebiliriz diye düşünücekken aşşağa indirilip kapı yanına oturtulmamızla, "getirceen yeri s2yim, ne salak adamsın olum, burda napçaz biz" gibi kalıplar mekanı bulanın kulaklarında çınlamaya başladı. Zaten apaçık belliydi buranın tarzı. Kapıdan giren çiftlerin haddi hesabı olmamasından. Çift olmayanlar da kızlı-erkekli gruplardı. Playlistte sürekli bi fransız, ispanyol, şili, küba tarzı slow ama ulan güzel müzikler yer alıyordu işte. Bu 5 kişiye göre değildi mekan anlicanız. Herkes içeceklerini söyledi. Nargile içen de iççeğni söledi. Sonra içimizden biri elindeki menüden garsona bi pasta göstererek( bu "kara orman pastası" ) "bunu istiyorum" dedi. Garson gitti. "Olum neydi istediğin" diye sorduğumuzda gösterdi bize "Kara Orman Pastası" olduğunu."Lan neden ismini sölemedin de BUNDAN İSTİYORUM dedin" dedik. "Lan "Kara Orman Pastası" dediğimde 2 saat konuşçaktınız"dedi. Bizi mekana getiren " ulan gittin en dandiğinden istedin, şundan isteseydin ya" dedi çilekli, frambuazlı bi pasta göstererek.

Biraz sonra nargileler ve içecekler geldi. Bizi mekana getiren, öyle acayip( bize göre acayip) birşey istemişti ki "PORTAKAL ÇAYI". Ulan bildiğimiz "oralet" diye dalga geçecekken bi demlik gelmiş hemde içinde bezi filan var, heralde güzel bişeydir derken o da aynı hızla çayı bize överken demlikten bardağa boşaltıyordu çayını. Kokladık hoş filan, tadına bakalım dedik, bakmamızla "Hassiktir şekersiz bok gibi bişey bu be, olmasa da olur bu" gibi lafları işittirdik kendisine. Ezildikçe eziliyordu. Pasta siparişi veren arkadaşımız ulan pastayı da istedik kesin boktan bişeydir diye iç geçirirken bizi mekana getiren arkadaşımız Cem " nerde kaldı lan bu senin pasta" dedi. Belli ki pastaya ortak olcaktı. Ne kadarda açıktı bu. Pasta gelmedi. İçeceklerimiz 2 kere bitti yine gelmedi. Uyardık garsonu. Yine sordu "hangisiydi sizinki" diye "buydu" cevabını aldı menüden. 5 dakka geçti yine gelmedi. Sonra yanımızdan geçen garsona "noldu bizim pasta" sorusu üzerine garsonun verdiği "haa ondan kalmamış" cevabı Cem'e sövmemiz için bize izin veren bi söz öbeği gibi gelmişti. "Geldiğimiz yere bak, müziklere bak müslüm filan çalın lan artık, aha pideci girdi kapıdan, cem kafana sıçayım yahu, hadi beyler kalkalım artık, lan yine bi çift girdi kapıdan, Kadir gelmiyo mu ya?, pilav mı yesek ki?" gibi cümleler esnasında nargile için köz getiren adam Erman'a ve bana cehennemi hissettirdi. Bunu Erman "Aha cehennem" diye dile getirdiğinde gülen adam köz bulunan zamazingoyu üstümüze doğru döker gibi yaparak mekanın bize göre olmadığını, esprilerin burda daha genel yapıldığı adeta açıklayıvermişti.

Bizi burası paklamamıştı. Daha "bize göre" bir yere gitmeliydik. Hesabı bölüşerek ödedik. Ayrı ayrı ödetmediler. Elimde kalan 50 kuruşu çıkarken masaya bırakma fikri pek cazip geldi ve yaptım. Ama kapıdan ilk çıkan bendim ve o 50 kuruş hiç de gitmesini umduğum insana gitmemişti. Kapıdan en son çıkan Erman çıkarken masadan bıraktığım parayı aldı ve cebe attı. Sinir etti beni. 5 adım sonra unuttum sinirimi, ben gerekeni yapmıştım, gururluydum.

Karnımız açtı ve tarzımıza o an uygun yemek olarak "pilav"ı seçtik. Pilavcıya girdik. Ben tuvalete gittim. Arkadaşlarım pilavlarını söylemişler. Ben de söyledim, ama söylerken, duvarlardaki pilav resimleri, televizyondaki wipe out yarışması yada birazdan yiyeceğim pilavı düşünmemi engelleyen birşey gördüm tüm garsonların yakalarında: NASA'da bile bulunmayacak derecede teknolojik, iett otobüslerindeki o "120 Tuzla-Kadıköy" yazan ışıklı tabelalar tipinde küçültülmüş ve üzerlerinde biraz fazla hızlı kaydığı için anlaşılamayan garson isimleri yazan yaka kartları( kart mı dedim!! dadaş pilavdan özür diliyorum. "Teknolojik Zuanmanzingon" dicektim).Cem'e yüklenmeler wipe out'a yaptığı yorumlar yüzünden devam ediyordu. "3 topun üzerinden atlasalar kabul etçeğni filan söylüyodu programın hakemi, yapımcısıymışçasına". "Tamam Cem sen kabul et ver 50000 tl adamlara, off bee cem kapıyodu herif parayı" gibi laflar.

Pilavları yedik, ödedik, çıktık. Batak oyniyalım dediler. Batakhane'ye giderken, çok garip birşey oldu. Kaldırımdan yürürken, apartman kapısının önünde durmuş, deri ceketli, siyah bereli, sırtında çantası olan bir adam "Arkadaşlar ! Kırmızı Tuborg'a 1 lira eksiğim kaldı" dedi. Hepimiz duraksadık, para vermedik devam ettik ama kafamızda ve ağzımızda "adamın, sırt çantası içindekileri çıkarsa tuborg fabrikasını satın alabileceği" fikri vardı. Ha bi de belki yeni çıkaracağı kitabı için malzeme peşinde koşan bi yazar.

Kahvehane gibi bi yere girdik.5 kişi batak oynayamayacağımızdan ben bi kenara oturup televizyon izlemeye başladım. Oyun, giriş-gelişme-sonuç bölümleri olarak ele alınsa, giriş sıkıcı- gelişme hareketli- sonuç ise berbat, sıkıcı ve boğucuydu.

Gelişme kısmındaki diyaloglardan oyunun kaybedeni tarafından masanın hesabının ödeneceği sonucu çıkararak bir çay daha söyledim. Ne pislik bi heriftim, çaya da bayılmazdım. Ama galiba beleş birşeyler yeme-içme isteği iştahımı kabartmıştı. Çayım geldi, içtim, bi tane daha söledim. Abarttığımı düşünürken, "hayır! bu sıkılmamın bedeli" dedim içimden, car car konuşuyordum, masadakiler kartların büyüsüne kapılmış, sanki oynadıkları sadece masaya kart atma oyunuymuşçasına hızlıca kartları atıyor, alıyorlardı. Bi bok anlamamaya başladım, çayımı, çikolatamı, oraletimi yudumlamaya devam ettim. Sonuç bölümüne geldiğimizde masaya yayılmaya başlamıştım, uykum gelmiş,sıkılmış, bir kaç kere ben gidiyorum ya dememe rağmen oyuncular tarafından "abi 10 dakkaya bitiyo zaten, ulan çay iç işte" gibi sözler duymuştum. Benle bi işleri yoktu ama gitmemi de istemiyolardı. "Ne güzelmiş, böyle yemek-içmek, arada bi eski anılardaki lafları masaya atıp onların gülerek devam ettirmelerine yol açmak" diye düşünürken, birden bir el daha bitti ve oyunculardan birinin elinde bir kağıt fazla kaldı. Yanlış oynadığını filan anlatmaya ve batması gerektiğini söylerlerken, itirazlar aldı yürüdü. Bu durumla ilgili espriler tabi devam etti.

Kendimi resmen "YANCI" olarak tanımladığım andır, puanlar birbirine yakınken masaya gelen mekan sahibinin(bu tarz yerlerde garson genelde 1 kişidir ve mekan sahibinden başkası değildir) "beyler bişey içen var mı?" sorusuna biri "yok abi" diye cevaplarken, diğerleri de cevap vermezken, sadece benim "abi ben bi kakao daha alıyım" dediğim an.

Bu tarz bir masada yancılara her zaman ihtiyaç vardır.Örneğin: televizyondaki maçı o izler ve önemli pozisyonlar için diğerlerini "bakın lan bakın" diye uyarır. Mesela, kral tv açıksa ki bu güzel kliplerin %3 gibi bi azınlıkta olduğunu gösterir (ve bu tarz mekanda daha iyi bir müzik kanalı beklemek saçmalamaktan başka birşey değildir) güzel bi klip çıkınca oyuncuları "YANCI" uyarır. Arada bi espri yaparak masayı yumuşatır, dışarı çıkıp hava almak isteyen boğazlı kazak giymiş oyuncunun yerine 1 el bakıp, ne batar ne çıkar.

Oyun bitmiyordu, 61de biticek olan oyun 58lere gelip 20lere düşüyor, sıkıyor, sıkıyor, hass*ktir çektiriyordu. Önde olanın batmaması için dua eder buldum bi ara kendimi ve ben gidiyorum dedim. Montumu giydim."Dur be olum biticek, otur otur" gibi şeyler söylüyolardı. En sonunda onlar da sıkılmaya başladılar. Bi süre sonra oyun bitti. Hesap ödendi. Otobüse binmeden önce kalkana kadar toka, sarılmaca, yok bu arap selamı yok bu arnavut selamı gibi ufak tartışmalar yaptık, sonra ben bindim otobüse kesin onlar devam etmişlerdir tartışmaya.. Otobüs kalktı, yolda "Ne güzelmiş lan bunlarla takılmak özlemişim" diye düşündüm."Şimdi biz Kadir'i sorup durduk bütün gece gelmese bile, acaba ben gelmeseydim beni de sorarlar mıydı?" diye sordum kendi kendime "sormazlardı heralde" dedim. Ama sonra tekrar düşündüm, yaşadıklarımızı, sohbetleri...Ben de bi parçaydım "kesin sorarlardı".

2 yorum:

  1. ya ne diyebilirim ki.. bir sanat eseri adeta ve kelimelerin ahenkle dans ettiği bir başyapıt.. devamını bekliyorum özer. devamını !

    YanıtlaSil
  2. özer tam ıssızsın ya gel takıl arada maltepeye bizle kitap yazarsın 1 saat takıldık neler yazmışsın bi ara buluşalım yine devamı gelsin ben götüreyim biyere ama iş çıkıyo sana :D

    YanıtlaSil