Hergün olduğu gibi sabah erken kalktı. Karga bokunu yemeden, tabiri caizse. Yüzüne su çarptı, aynada saçlarını düzeltti. Aslında tam bi düzeltme değildi bu, kalkan telleri yatırmak denilebilir. Onu diğer meslektaşlarında ayıran birinci özelliği buydu, jölesiz olan veya tam bakımsız olmayan saçları. Saate baktı, ellerine baktı birazcık karalık işlemişti ellerine.
Kahvaltısız çıktı yine. Kapıyı kitledi. Ceplerini kontrol etti, 10-15 lirası vardı. Zaten haftalık günü geliyordu. Fazlası vardı bu hafta, bu güzeldi. Cebinde aradığı aslında para değil mavi kartıydı, tüm şehri dolaşabilme biletiydi. Durağa vardığında henüz gelmemişti beklediği otobüs, 5 dakika geçtikten sonra uzaktan görüldü. Bi kaç saniye sonra durağa vardı. Hemen atladı körüklüye. Şoföre selamını verdi. Ne de olsa hergün görüyordu. Görmese bile huyudur, selam vermek emekçilere.
Hiç bişey düşünmeden geçen otobüs yolculuğu bitip de otobüsten inince, yine her sabah önünden geçip, kahvaltı niyetine simidini aldığı simitçiden simidini aldı. Dükkanın önüne geldi, kimse yoktu henüz çok erkendi saat. Kepengi gıcırdattı, anahtarı takıp kilidi açtı. Simidini tezgaha, çayı demliğe, suyu da ocağa koydu. Çay demlendi. Simidiyle çayını içti. Aynaya baktı, çalıştığı yere baktı. Mutluydu, devam ediyordu hayatı. Yarım saat sonra ustası geldi "naber lan?" dedi. Ustasını seviyordu, ustası da onu. "Sen nasılsın usta, gel simit ye, çay doldurayım" dedi. Çay doldurdu ustasına ve işine koyuldu.
Hergünkü gibi bugünde tek şarkıdan oluşan listesinin "play" tuşuna bastı. "Çekiç Sesleri" vurdu, vurdu ve vurdu kaportaya. Yaşı nerdeyse 17-18di, başındaki kavak yellerinin saçlarını üflediğini hissedebiliyordu. Yaşıtları dar sokaklarda misket oynayıp, kızlara sataşırken o kaportayı düzeltiyordu. Kırık bi aynada saçını tararken, yüzü gülüyordu. Yeterince oyun oynamıştı zaten sokaklarda. O, yaptığı işi seviyordu. Saat akşam üstü saat 6 olduğunda artık çalışma vakti bitmiş, sokakların hakimi olma vakti gelmişti. Onundu sokaklar.
Günler uzayınca daha da rahatlar, sahibi olduğu sahilinde dolaşır, oturur, keyfine bakardı.
Çekiç sesleri ile dalga sesleri arasındaki benzerliği yakalamaya çalışırken duyduğu bir "tını" yüzünün gülümsemesine hayattan ve yaşamaktan bir kaç kat daha zevk almasına vesile oldu. Gökyüzünün maviliğiyle denizin yeşilliği arasındaki farkı gözlerken gördüğü ortaklığı az önce duyduğu tınıyla birleştirip hissettiğinde bir kez daha mutlu oldu. Yaşıyordu, "herşeye rağmen" doğanın bu uyumu, imkansızlığı, mimarisi onun buna sevinmesine ve hiç bir neden bile yokken mutlu olabilmesini sağladı.
26 Şubat 2009 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
süpermis ya hic sıkılmadan okudum..
YanıtlaSil